Menu Content/Inhalt
Ana Sayfa arrow Ehl-i Beyt (a.s) arrow İmam Rıza (a.s) arrow İmam Rıza (a.s) ın Çeşitli Din Alimleriyle Münazarası
İmam Rıza (a.s) ın Çeşitli Din Alimleriyle Münazarası PDF Yazdır e-Posta
 

İMAM RIZA (A.S)’IN ÇEŞİTLİ DİN ALİMLERİYLE MÜNAZARASI

Şia’nın büyük alimi olup 1000 yıl önce yaşayan Şeyh Saduk (r.a) rivayetin metnindeki senetle, İmam Rıza (a.s)’ın diğer din mensuplarıyla Memun’un huzurunda tevhid hakkındaki münazarasını, Hasan bin Muhammed en- Nevfilî’den şöyle naklediyor:

Ali bin Musa Rıza (a.s) Memun’un yanına gittiğinde Memun, Fazl bin Sehl’e; “Caslik” (Hıristiyan oskofların reisi), “Re’s’ul- Calut” (Yahudi alimlerin reisi), “Ruus’us- Saibin” (Hz. Nuh, veya Hz. İbrahim veya Hz. Yahya’nın dininde olanlar veyahut melek ve yıldıza tapanların büyükleri), “Hirbiz’ul- Ekber” (Ateşe tapanların kadısı), “Nestas-i Rumi” (Rumlu tabip) ve mütekellimler (akait ilminde üstat olanlar) gibi çeşitli mezhep ve din alimlerini bir araya toplamasını emretti.

 Fazl bin Sehl de onları bir araya topladı. Sonra onların toplandığını Memun’a bildirdi. Memun da onları yanına çağırtarak hoş geldiniz deyip sözlerine şöyle başladı:

“Ben sizi hayır bir şey için buraya çağırdım, Medine’den yanıma gelmiş olan amcamın oğluyla münazara yapmanızı istiyorum. Sabah olunca hepiniz yanıma gelin, kimse hilaf etmesin.”

Onlar da; “Hay hay baş üstüne, ey müminlerin emiri, yarın erken inşaAllah buradayız” dediler.

Hasan bin Muhammed en- Nevfilî şöyle ekliyor:

Biz İmam Rıza (a.s)’ın yanında oturup sohbetle meşgulken İmam’ın işleriyle ilgilenen Yasir yanımıza gelerek şöyle dedi: “Ey efendim! Müminlerin emiri size selam göndererek şöyle dedi: ‘Kardeşin sana feda olsun, din alimleri ve çeşitli milletlerden olan kelamcılar benim yanımda toplanmışlardır, eğer onların sözlerini duymak istiyorsan yarın erken yanımıza gel; eğer gelmek istemiyorsan zorlanma, istediğin taktirde biz senin yanına geliriz.”

İmam Rıza (a.s) cevabında Yasir’e şöyle dedi: “Selamımı ona ilet ve ona de ki, maksadını anladım, ben yarın erken yanınıza geleceğim inşaAllah.”

Nevfelî diyor ki; Yasir gittiğinde İmam (a.s) bana şöyle buyurdular:

“Ey Nevfelî! Sen Iraklısın, Iraklılar zeki olur, Memun’un çeşitli din ve akait alimlerini toplaması hakkında görüşün nedir?”

Ben cevaben; “Canım sana feda olsun, sizi imtihan etmek ve akidenizi öğrenmek istiyor. Güvenilmeyecek esas üzere bina yapıyor(tehlikeli bir iş yapıyor; yaptığı iş ne de kötüdür!” dedim...

İmam (a.s)- “Ey Nevfili! Onların benim delilimi batıl etmelerinden mi korkuyorsun?”

Nevfelî- “Hayır, Allah’a ant olsun ki asla bundan korkum yoktur, senin onlara galip olmanı ümit ediyorum.”

İmam (a.s)- “Ey Nevfeli! Memun’un ne zaman pişman olacağını bilmek istiyor musun?”

Nevfeli- “Evet.”

İmam (a.s)- “Ben Tevrat ehli ile Tevratlarıyla, İncil ehli ile İncilleriyle Zebur ehli ile Zeburlarıyla, Saibiler ile kendi İbrani dilleriyle, Zerdüştlerle Farsça dili ile, Rumlularla Rumca ve bütün alim ve konuşmacılarla kendi dilleriyle istidlal edip onları mahkum ederek delillerini çürüttüğümde ve kendi inançlarından vazgeçip benim sözüme uydukları zaman, Memun bu işinden pişman olacak ve oturduğu makama layık olmadığını anlayacaktır”...

Sabah olunca İmam (a.s) onların bulunduğu yere gitti. Meclis cemiyetle doluydu. Muhammed bin Cafer (İmam’ın amcası), Talibî ve Haşimilerden bir grup ve ordu komutanları hazır bulunmaktaydılar. İmam Rıza (a.s) meclise girdiği zaman Memun, Muhammed bin Cafer ve beraberindekiler ayağa kalktılar. İmam Rıza’yla Memun oturdular, ama diğerleri öylece ayakta durmuşlardı. Daha sonra Memun onlara oturmalarını emretti, onlar da oturdular. Memun bir müddet İmamla karşılıklı konuştuktan sonra Casilik’e dönerek şöyle dedi: “Ey Casilik! Bu amcam oğlu Ali bin Musa bin Cafer’dir; kendileri de Peygamberimizin kızı Fatıma (a.s) ve Ali bin Ebi Talib’in (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) oğullarındandır. Onunla konuşmanı, delil getirmeni ve insaflı olmanı istiyorum.

 Casilik şöyle dedi: “Ey müminlerin Emiri! Benim kabul etmediğim bir kitap ve inanmadığım bir Peygamberden delil getiren bir kişiyle ben nasıl ihticaç edip tartışabilirim!

İmam Rıza (a.s): “Ey Hıristiyanlı, eğer sana İncil’den delil getirirsem kabul eder misin?”

Casilik: “Evet, istemesem de kabul edeceğim, İncilin dediğini hiç inkar edebilir miyim?”

İmam (a.s) ona dönerek: “İstediğin şeylerden sor ve cevabını işit.”

Casilik: “Hz. İsa’nın peygamberliği ve kitabı hakkında görüş ve akiden nedir? Onlardan inkar ettiğin şey var mıdır?”

İmam Rıza (a.s): “Ben Hz. İsa’nın peygamberliğine, kitabına, ümmeti için müjdelediklerine ve havarilerinin kabullendiklerine inanıyor ve kabul ediyorum. Ama Muhammed (s.a.a)’in peygamberliğine ve kitabını inkar eden ve bunu ümmetine müjdelemeyen bir İsa’nın peygamberliğini kabul etmiyorum.”

Casilik: “Acaba bütün hükümler iki adil şahitle ispatlanmıyor mu?”

İmam (a.s): “Evet.”  

Casilik: “Öyleyse kendinizden olmamak şartıyla Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğini ispatlayacak, Hıristiyanların kabul ettiği iki şahit getirin ve bizden de kendimizden olmamak şartıyla iki şahit isteyin.”

İmam (a.s): “Ey Nasrani, şimdi insaflı konuştun. İsa bin Meryem (a.s)’ın yanında belli bir makama sahip olan birini kabul ediyor musun?”

Casilik: “Kimdir bu adil adam, bana ismini söyler misiniz?

İmam (a.s): “Yuhenna Deylemî’dir; hakkında ne dersin?”

Casilik: “Ne de güzel! Mesih’in en sevdiği birisinden bahsettin.”

İmam (a.s): “Sana ant veriyorum, acaba İncil Yuhenna’nın şöyle dediğini buyurmuyor mu?: Mesih, Arap Muhammed’in dinini bana haber verdi ve onun, kendisinden sonra geleceğini bana müjdeledi; ben de havarileri bununla müjdeledim. Onlar da buna iman ettiler.”

Casilik: “Yuhenna bunu Mesih’den naklediyor ve bir kişinin peygamberliğini, Ehl-i Beyt’i ve varisini müjdeliyor. Ama bunların ne zaman geleceğini ve bizim onları tanımamız için isimlerini bildirmiyor.”

İmam (a.s): “Eğer İncil okuyabilen birisini getirsem ve Muhammed, Ehl-i Beyt’i ve ümmeti hakkındaki yerleri sana tilavet edecek olursa, iman getirir misin?”

Casilik: “Güzel sözdür.”

İmam (a.s) Nistas-i Rumiye: “İncilin üçüncü kısmını ezberden biliyor musun?”

Nestas-i Rumi: “Çok güzel biliyorum.”

İmam (a.s) Re’sul Calut’a dönerek: “İncil okumasını biliyor musun?”

Calut: “Evet.”

İmam (a.s): “Ben üçüncü bölümü okuyorum; Muhammed, Ehl-i Beyt’i ve ümmeti hakkında olursa benim için tanıklık edin; ama eğer orada bunlardan bahsetmezse tanıklık etmeyin.” 

Daha sonra İmam (a.s) üçüncü bölümü, Hz. Peygamber (s.a.a)’den bahsedinceye kadar okudu ve durdu. Sonra şöyle buyurdu: “Ey Nasranî, seni Mesih ve annesinin ant vererek soruyorum; acaba benim İncil bildiğimi bildin mi?”

Calut: “Evet.”

Sonra İmam Rıza (a.s) Hz. Muhammed (s.a.a), Ehl-i Beyt’i ve Ümmeti hakkındaki bölümü de okuyarak şöyle buyurdular: “Ne diyorsun ey Nasranî? Bu, Mesih bin Meryem (aleyhuma’s- selam)’ın sözüdür. Eğer İncil’in dediklerini yalanlayacak olursan hakikatte Musa ve İsa’yı (aleyhuma’s- selam) yalanlamış olursun. Ama eğer sadece bu sözleri inkar edersen Allah’ın peygamberini ve kitabını inkar ettiğin için katlin vacip olur.”

Casilik ise şöyle cevap verdi: “İncil’den bana açıklananı inkar etmiyor, aksine bunları kabulleniyorum.”

İmam (a.s): “Onun ikrarına şahit olunuz.”

Daha sonra İmam (a.s) şöyle buyurdular: “Ey Casilik, istediğin soruyu sor.”

Casilik: “Bana İsa bin Meryem’in havarilerinin ve İncil alimlerinin kaç kişi olduklarını söyle?”

İmam (a.s): “Bilir birisinden sordun. Havariler on kişi idiler, onların en alim ve üstünü “Eluka” idi. Ama Hıristiyanların alimleri iç kişi idiler; büyük Yuhenna Ec’de, Yuhenna Kırkısiyan’da ve Yuhenna Deylemi ise Reccaz’da idi; ki Hz. Peygamber ve O Hazretin Ehl-i Beyt’i ve ümmetiyle ilgili sözler bu sonuncusunun yanında idi ve bunları İsa (a.s)’ın ümmetine ve Beni İsrail Ümmetine müjdeleyen de odur.”

İmam (a.s) sonra şöyle devam etti: “Ey Nasrani! Vallahi ben Muhammed (s.a.a)’e iman eden İsa’ya inanıyorum. Ama sizin İsa’ya, zafiyet (güçsüzlük), oruç ve namazının azlığından başka bir eksiklik bulamıyorum.”

Casilik: “Allah’a ant olsun ki, kendi sözlerini çürüttün, kendini düşürdün. Oysa ben seni Müslümanların en bilgini biliyordum.”

İmam (a.s): “Bu nasıl olur?”

Casilik: “İsa’nın zafiyetini, oruç ve namazının az olduğunu diyorsun, oysa İsa hiçbir gün iftar etmedi, bir gece bile uyumadı, sürekli gündüzleri oruç tutuyor, geceleri de ibadetle geçiriyordu.”

İmam (a.s): “Öyleyse kimin için oruç tutuyor ve namaz kılıyordu.”

Casilik söyleyecek bir şey bulamayıp sustu.

İmam (a.s): “Ey Nasrani! Sana bir soru sormak istiyorum.”

Casilik: “Sor, eğer cevabını bilirsem söylerim.”

İmam (a.s): “İsa’nın, Allah’ın izniyle ölüleri dirilttiğini neden inkar ediyorsun?”

Casilik: “Çünkü ölüleri dirilten, körlere ve abraş hastalığına yakalananlara şifa veren Allah’tır; ve o ibadet edilmeğe layıktır.”

İmam Rıza (a.s) onun bu sözüne karşılık şöyle buyurdular: “Yesa (peygamber) de Hz. İsa’nın yaptıklarını yapıyor, su üzerinde yürüyor, ölüleri diriltiyor, körleri ve abraş hastalığına yakalananları iyileştiriyordu. Ama ümmeti onu Allah olarak tanımadı ve Allah’ı bırakıp da, ona kimse ibadet etmedi. Hızkıl peygamber de Aynen İsa bin Meryem’in yaptıklarını yapıyordu. Otuz beş bin kişiyi, ölümlerinden altmış sene geçmesine rağmen diriltti.”

Daha sonra İmam (a.s) Re’su’l- Calut’a dönerek şöyle buyurdular: “Ey Re’s’ul- Calut! Acaba Tevrat’ta Ben-i İsrail’in şu gençleri hakkında, herhangi bir konu buldun mu? Şöyle ki: Boht’un- Nasr Beyt’ul- Mukaddes’e saldırdığı zaman onları Beni İsrail esirleri arasından seçerek Babil’e götürdü. Allah (c.c) da onu (Hızkıl) onlar için gönderdi ve o, onları diriltti. İşte bu konular Tevrat’tandır, sizlerden kafir olanlardan başka kimse bunları inkar edemez.”   

Re’s’ul- Calut ise şöyle cevap verdi: “Bu konuları duymuşuz ve ondan haberdarız.”

İmam (a.s): “Doğru söyledin. Ey Yahudi, şimdi iyice dikkat et, bak-gör Tevrat’tan okuduğum bu bölüm doğru mudur?”

Sonra İmam Rıza (a.s) bizler için bir kaç bölüm okudu. Yahudi İmam (a.s)’ın böyle güzel konuşmasına şaşırarak yerinde hareket etmeğe başladı. Sonra İmam (a.s) Nasrani’ye dönerek şöyle buyurdular: “Ey Nasrani! Acaba bunlar mı Hz. İsa’dan önceydi, yoksa İsa (a.s) mı bunlardan önceydi?”

Nasrani (Casilik): “Onlar Hz. İsa’dan önceydiler?”

İmam (a.s): “Kureyş Resulullah (s.a.a)’in etrafında toplanarak, ondan ölülerini diriltmesini istediler. Hz. Peygamber (s.a.a) Ali bin Ebu Talip (a.s)’ı onlarla beraber göndererek Ali (a.s)’a şöyle buyurdu: ‘Kabristana git bunların dirilmesini istediği kişilerin isimlerini, filancı filanca diye yüksek bir sesle çağır. Sonra onlara; Allah’ın Resulü Muhammed (s.a.a) Allah’ın izniyle kalkmanızı istiyor söyle.’ Ali (a.s) da onları aynı şekilde çağırdı. Kalktılar ve başlarındaki toprakları temizliyorlardı. Kureyşliler onlara kendi illeriyle ilgili sorular soruyor ve Hz. Muhammed (s.a.a)’in peygamber olduğunu haber veriyorlardı. Dirilenler ise ; Keşke bizler de O’nu derk edebilsek ve iman edebilseydik dediler.

Hz. Peygamber de körlere, cüzamlılara ve delilere şifa veriyor ve havanlar, kuşlar, cinler ve şeytanlarla konuşuyordu. Ama biz O’nu Allah diye tanımadık. Aynı zamanda bunların (İsa, Yesa, Hızkıl ve Muhammed) hiçbirinin faziletini de inkar etmiyoruz. Peki nasıl olur da siz sadece İsa’yı Allah olarak tanıyorsunuz? Halbuki Yesa ve Hızkil’i de Allah olarak tanımalısınız. Çünkü onlar da İsa bin Meryem (aleyhuma’s- selam)’ın yaptıklarını yapıyor, ölü diriltiyor ve diğer işleri yapıyorlardı. Beniisrail’den binlerce kişi veba hastalığı korkusundan kendi şehirlerinden dışarı çıktılar. Ama Allah Teala bir anda hepisinin canını aldı. Şehir halkı etrafa duvar çekerek ölüleri o şekilde bıraktılar, öylece kemikleri çürümeye başladı.

Beniisrail peygamberlerinden birisi oradan geçerken çürümüş kemiklerin çokluğu dikkatini çekti. Allah Teala o peygambere şu şekilde vahyetti: ‘Acaba onları senin için diriltmemi ve böylece onlara tebliğ ederek inzar etmeği istiyor musun?’ O ise: Evet ey Rabbim, dedi. Allah Teala ona şöyle söylemesini vahyetti: ‘Ey çürümüş kemikler, Allah’ın izniyle kalkınız.’ Hepsi dirildi ve başlarındaki toprakları temizleyerek kalktılar.

İbrahim Halil’ur- Rahman da kuşları parçalayarak her birinin parçasını bir dağın başına koydu. Sonra onları çağırdı ve onlar dirilerek İbrahim (a.s)’a doğru hareket ettiler. Musa bin İmran (a.s) Beniisrail içerisinden seçtiği yetmiş tane ashabıyla beraber dağa doğru gittiler. Musa (a.s)’a; ‘Sen Allah’ı gördün, O’nu aynen gördüğün gibi bize de göster’ dediler. Musa (a.s) ise ben Allah’ı görmedim dedi. Onlar; “Ya Musa apaçık görmedikçe sana inanmayız” dediler. (Bakara/55) O anda yıldırım onlara çarparak hepsini yakıverdi.

Musa (a.s) yalnız kaldı ve Allah’a şöyle arz etti: Ey Rabbim, Beniisrail içerisinden yetmiş kişi seçerek kendimle getirdim. Şu an ise yalnız dönüyorum. Benim bu olaylarla ilgili söyleyeceklerimi nasıl doğrulayıp inanırlar? “Dileseydin onları da daha önce helak ederdin, beni de. İçimizdeki akılsızların işledikleri suç yüzünden bizi de mi helak edeceksin?” (A’raf/155) Buna karşı Allah Teala, onları ölümlerinden sonra tekrar diriltti.”

İmam Rıza (a.s) sözlerine şöyle devam etti: “sana bu söylediklerimin hiçbirini reddedemezsin. Zira bunların hepsi Tevrat, Zebur, İncil ve Furkan (Kur’ân)’ın bildirdikleridir. Öyleyse bütün, ölü dirilten, körlere , cüzamlılara ve delilere şifa veren, iyileştiren herkes Allah olmalıdır! O halde bunları da Allah bilmelisin. Ne diyorsun ey Nasrani!”

Casilik: “Söz senin sözündür. Allah’tan başka ilah yoktur.” ...

İmam (a.s): “Ey Casilik,önceki İncilin kayıp oluşunu, kimin yanında bulunduğunu ve şimdiki İncil’i size kimin hazırladığını bana söyler misiniz?”

Casilik: “Biz İncil’i sadece bir gün kaybettik ve onu yepyeni olarak, Yuhenna ve Metta bizler için buldular.”

İmam (a.s): “İncil olayı ve alimleri hakkında ne kadar bilgisizmişsiniz! Eğer bu olay senin dediğin gibiyse neden İncil hakkında bu kadar ihtilafa düştünüz? Bu ihtilaf bu gün elinizde bulunan İncil’dedir. Eğer önceki gibi olsaydı onda ihtilafa düşmezdiniz. İşte bu olayı sana anlatıyorum; Önceki kayıp olduğu zaman Hıristiyanlar alimlerinin yanına toplanarak şöyle dediler: ‘İsa bin Meryem (a.s) öldürüldü ve İncil’i kaybettik. Sizler alim olarak yanınızda neyiniz var?’ Eluka ve Merkabus; ‘İncil bizim (göğsümüzde ve hafızamızdadır) ve her Pazar günü bir sıfır (bölümünü) size getireceğiz. Bunun için üzülmeyin ve kiliseleri boş bırakmayın. İncil tamamlanıncaya kadar her Pazar günü O’nun bir bölümünü sizlere okuyacağız’ dediler. Sonra Eluka, Merkabus, Yuhenna ve Metta bu İncil’i birinci İncil’in kayboluşundan sonra sizler için yazdılar. Bunlar ilk dört öğrencilerdir. Acaba bunları bilmiyor muydun?”

Casilik: “Şimdiye kadar bilmiyordum. Sizin İncil hakkındaki ilminizin bereketiyle şimdi öğrendim ve bildiğiniz diğer şeyleri sizden işittim. Kalbim bunların doğruluğuna inandı ve sizden bir çok istifade ettim.”...

İmam Rıza (a.s) Re’sul Calut’a (Yahudi’ye) dönerek şöyle buyurdu: “Sen mi soracaksın yoksa ben mi sorayım?”

Re’sul Calut: “Ben soruyorum ve senin delillerini sadece Tevrat, İncil, Davud’un Zebur’u İbrahim ve Musa’nın Suhuf’undan kabul edeceğim.”

İmam (a.s) “Benim delillerimi Musa’nın Tevrat’ından, İsa’nın İncil’inden ve Davud’un Zebur’undan başka kabul etmeyebilirsin.”

Re’sul Calut: “Muhammed’in peygamberliğini nasıl ispat ediyorsun?”

İmam (a.s): “Musa bin İmran, İsa bin Meryem ve Allah’ın yeryüzündeki halifesi Davud, buna (Hz. Peygamberin peygamberliğine) tanıklık ettiler.”

Re’sul Calut: “Musa bin İmran’ın sözlerini ispatla.”

İmam (a.s): “ey Yahudi, Musa’nın Beniisrail’e vasiyet ederek şöyle dediğini bilmiyor musun?: ‘Yakında kardeşlerinizden bir peygamber gelecektir. Onu tasdik edin, sözünü dinleyin, Ona itaat edin.’

Eğer İsmail ve Beniisrail’in akrabalığını ve aralarındaki irtibatının İbrahim (a.s) tarafından olduğunu kabul ediyorsun, İsrail’in İsmail soyundan başka olmadığını biliyor musun?”

Re’sul Calut: “Bu Musa’nın sözleridir, inkar etmiyorum.”

İmam (a.s): “Acaba Beniisrail’in kardeşlerinden Muhammed (s.a.a)’den başka bir peygamber gelmiş midir?”

Re’sul Calut: “Hayır.”

İmam (a.s): “Acaba bu söz size göre doğru değil midir?” 

Re’sul Calut: “Evet doğrudur, ama onları Tevrat’tan ispatlamanı istiyorum.”

İmam (a.s): “Tevrat’ın sizler için söylediği şu sözleri inkar mı ediyorsun?: Nur, Tur-u Sina dağından geldi, Sair dağından bizi nurlandırdı ve Faran Dağından bizlere göründü.”   

Re’sul Calut: “Bu sözleri biliyorum, ama açıklama ve yorumunu bilmiyorum.”

İmam (a.s): “Ben Sana açıklayayım; ‘Nur-u Sina Dağından geldi’ sözünden maksat, Allah Teala’nın vahyi Tur-u Sina Dağından Musa (a.s)’a indirilmesidir. ‘Sair Dağından bizleri nurlandırdı’ sözlerinden amaç Allah Teala’nın İsa bin Meryem’e, kendisine orada nazil ettiği dağdır’ ve ‘Faran Dağı’ndan bizlere göründü’ sözlerinden maksat ise Mekke’yle arasında bir gün mesafe olan dağdan bahsetmektedir. Sen ve dostlarının dediklerine göre “Şa’ya” peygamber Tevrat’ta şöyle diyor: ‘İki biniciyi görüyorum, yeryüzü onlara ışık saçıyor; onlardan biri merkebe diğeri ise deveye binenedir.’ Merkep ve deveye binenler kimlerdir?”

Re’sul Calut: “Onları tanımıyorum, bana anlatır mısın?”

İmam (a.s) şöyle açıklama yaptı: “Merkebe binen İsa (a.s)’dır; deveye binen ise Muhammed (s.a.a)’dir. Tevrat’tın bu konularını inkar mı ediyorsun?” 

Re’sul Calut: “Hayır inkar etmiyorum.”... (Tartışma çok uzun sürdüğünden dolayı kısa olarak aktardık.)

Yahudi (Re’sul Calut), İmam (a.s)’ın delilleri karşısında susup cevap veremeyince Hazret Hirbiz’ul- Ekber’i çağırarak şöyle buyurdu: “Bana Zerdüşt’ten haber ver, onun peygamber olduğunu düşünüyorsun; ama onun peygamber olduğunu ispatlayacak delilin nedir?”

Hirbiz: “Zerdüşt, bize kendisinden öncekilerin getiremedikleri şeyleri getirdi, kendisini görmedik ama bizden öncekilerin vermiş oldukları haberlere göre, başkalarının helal etmediği şeyleri bize helal etmiştir, dolayısıyla biz de onu takip ediyoruz.”

İmam (a.s): “Size iletilen haberler vasıtasıyla onlara uymuyor musunuz?”       

Hirbiz: “Evet.”

İmam (a.s): “Geçmiş ümmetler de aynen böyledir; peygamberlerin Musa, İsa ve Muhammed (s.a.a)’in dini hakkında olan haberler onlara iletiliyor, onlara iman etmemekteki mazeretiniz nedir? Zira sizler Zerdüşt’e hiç kimsenin getirmediği mucizelerden dolayı bir takım mütevatir haberlerle iman getirmişsiniz.” 

Hirbiz bu sözleri duyunca yerinde kuruyup kaldı. Daha sonra İmam (a.s) orada bulunanlara hitaben şöyle buyurdu:

“Ey cemaat! Eğer sizin aranızda İslam’a muhalif olan biri varsa, hiç utanıp çekinmeden sorusunu sorsun.”                

   Bu arada İmran- Sabbi (kelam alimlerinden birisi) kalkarak şöyle dedi:

“Ey alim! Eğer beni sora sormaya davet etmeseydin soru sormayacaktım. Ben Kufe, Basra, Şam ve Cezire’ye gidip o bölgelerin alimleriyle konuşup tartışmışım ama kimse Allah’ın vahdaniyetini bana ispat edememiştir. Acaba bana soru sorma izni veriyor musun?”

İmam Rıza (a.s): “Burada bulunan cemaat içerisinde İmran-i Sabbi varsa, muhakkak sen olmalısın.”

İmran: “O, benim.”

İmam (a.s): “Sor ey İmran, ama insaflı ol; batıl ve haktan uzaklaştıran sözlerden sakın.”

İmran: “Efendim vallahi fakat kendisine yapışabileceğim ve ondan başkasının tarafına gitmeyeceğim bir şeyi bana ispat etmeni istiyorum.”

İmam (a.s): “İstediğin şeyi sor.”

Bu sırada mecliste izdiham oldu ve halk birbirine sıkışarak kulak kesildiler. İmran-i Sabbi şöyle dedi: “İlk vücudu ve yarattığı şeyden bana söyler misin?”

İmam (a.s): “Soru sordun cevabını dikkatle dinle; Vahid (bir tek vücut), beraberinde hiçbir şey olmaksızın ve hiçbir sınır ve araz olmadan her zaman mevcut idi ve her zaman da böyle olacaktır. Sonra hiçbir örnek olmaksızın mahluku muhtelif boyutlarda, onu başka bir şeyde karar vermemek, sınırlamamak, başka bir şeye benzeri olmayacak ve başka bir şeyin de ona benzeri olmayacak bir şekliyle yarattı. Ondan sonra mahlukatı çeşitli şekillerde örneğin; halis, gayr-i halis, farklı, eşit, renk ve tatlar yönünden muhtelif ve aynı zamanda onlara hiçbir ihtiyacı olmayacak ve y,ne herhangi bir makam ve mevkie yetişmek için onlara muhtaç olmayacak bir şekilde yarattı. Bu yaratılışta kendisine bir eksiklik veya fazlalık görmedi. Ey İmran, bunları anlıyor musun?”

İmran: “Evet efendim, vallahi anlıyorum.”

İmam (a.s): “Ey İmran, bunu bilmiş ol ki, Eğer Allah Teala yaratıklarını, kendi ihtiyacı olduğu için yaratsaydı, sadece ihtiyacını karşılamaya yardım alacağı mahlukatı yaratır ve yarattıklarının bir kaç katını yaratması da uygun olurdu. Zira yardım edenler ne kadar çok olursa, yardım alan da o kadar güçlü olur.

Ey İmran, bu durumda ihtiyaçlar bitmezdi ve her şey yarattıkça diğer bir hacet onda icat olurdu. (Bir şeyi olup da diğer bir şeye ihtiyaç duyan insanlar gibi olurdu.) İşte bunun için diyorum ki, mahlukatı bir ihtiyaçtan dolayı yaratmadı; ama bu yaratmakla ihtiyaçları bazılarından bazılarına intikal ettirdi ve üstün kıldığına hiçbir ihtiyacı olmaksızın ve aşağı kıldığından hiçbir intikam almaksızın ve bazılarını bazılarından üstün kıldı. İşte bu sebepten dolayı mahlukatı yarattı.”

İmran: “Efendim, o mevcut kendiliğinden, kendi yanında belli miydi? (Yani kendisini tanıyor muydu?)”

İmam (a.s): “Bir şeyin tanınıp bilinmesi, başkalarından ayırt edilebilmesi ve varlığının sabit ve tanınmış olabilmesi içindir. Orada O’na muhalif olacak bir şey yoktu ki, onu belirtmekle o şeyi kendisinden nefyetmeğe ihtiyaç duymuş olsun, yani bir tek vücut olduğu için buna gerek yoktu. Anladın mı ey İmran?”

İmran: “Vallahi anladım efendim, acaba bildiği şeyleri nasıl anlıyordu; zamir vasıtasıyla mı yoksa değişik bir yolla mı?”

İmam (a.s): “O’nun ilmi zamir vasıtasıyla olursa, o zamiri tanımak için belli bir sınır kararlaştırılmaz mı?”

İmran: “Kararlaştırılır.”

İmam (a.s): “Öyleyse o zamir nedir?”

İmran susup cevap vermedi.

İmam (a.s): “Önemli değil, eğer senden; Bu zamiri başka bir zamir vasıtasıyla mı tanıyorsun? diye  soracak olursam sen de evet dersen, kendi söz ve iddianı batıl etmiş olursun. Ey İmran, şunu bil ki “Vahid” (tek olan vücut), zamirle vasıflandırılamaz; O’nun için,  iş ve amelden fazladır denilemez, mahlukatta olduğu gibi O’nun hakkında yön ve ecza düşünülemez; bunları iyice anla ve doğru bildiklerini de bu esas üzere ayarla.”...

İmran: “Efendim eğer yaratıcı tek olur, O’ndan başkası ve beraberinde bir şey de olmazsa, mahlukatı yarattığı zaman değişikliğe uğramıyor mu?”

İmam (a.s): “Allah kadimdir (yani evvelden vardır), mahlukatı yaratmakla değişime uğramaz, fakat mahlukat O’nun değiştirmesiyle değişikliğe uğruyor.”

İmran: “Efendim, bizler O’nu nasıl ve neyle tanıdık?”

İmam (a.s): “Kendisinden başka bir şeyle tanıdık.”

İmran: “O’ndan gayrisi kimdir?”

İmam (a.s): “O’nun meşiyyeti, ismi, sıfatı ve buna benzer şeyler O’ndan gayridir; bunların hepsi hadis (sonradan meydana çıkan), mahluk ve tedbir edilmiş (kararlaştırılmış) şeylerdir.

İmran: “Efendim, O nedir?”

İmam (a.s): “O, gökyüzünde ve yerde yaratmış olduklarını hidayet eden bir nurdur; ve O’nun vahdaniyet ve birliğini ispatlayıp açıklamaktan fazla denin bana hakkın yoktur (Ondan başka bir şeyle görevli değilim).”

İmran: “Efendim Allah Teala mahlukatı yaratmadan önce suskundu ama onları yaratınca konuşmaya başladı öyle değil mi?”

İmam (a.s): “Bunun doğru olabilmesi için önceden nutuk ve konuşma olabilmeli ki, sonradan da susmanın manası olabilsin. Bu aynen şuna benzer ki, lamba konuşmuyor, susmuştur, denilsin; veya lamba istediği yerde bizi aydınlatmak istiyor denilmez. Çünkü ışık ve aydınlık lambanın işi veya özü değildir ama lambadan başka bir şey de değildir. Bizlere ışık saçtığında bizi aydınlattı, biz de onunla aydınlandık diyoruz. İşte sen o ışıkla kendi işini görüyorsun.”

İmran: “Efendim ben, yaratıcının mahlukatı yarattığı zaman, halden hale geçtiğini ve değiştiğini zannediyordum.”

İmam (a.s): “İmkansız bir şey söyledin ya İmran! Yaratıcının haletten halete geçebilmesi için O’nu değiştirecek bir şeyin olması gerekir. Ey İmran, şimdiye kadar ateşin kendisini değiştirdiğini, hararet ve sıcaklığın kendisini yaktığını veya kendi  baserini (görmesini) gören birini gördün mü?”

İmran: “Hayır efendim, görmedim. Söyler misiniz O mu yaratıkları içerisindedir, yoksa yaratıklar mı O’nun içerisindedir?”

İmam (a.s): “O, bu gibi şeylerden münezzehtir; ne O yaratıkları içerisinde ve ne de yaratıkları O’nun içindedir. O, bu gibi sözlerden pek yücedir. Şimdi Allah’ın güç ve kuvveti ile O’nu sana tanıtacağım. Bana söyler misin aynaya baktığında sen mi aynadasın yoksa ayna mı sendedir? Eğer hiçbiri birbiri içerisinde değilse o zaman hangi şeyle aynayla kendine istidlal ediyorsun (kendini aynada görüyorsun)?”

İmran: “Benimle ayna arasında olan ışık ve nurla.”

İmam (a.s): “Acaba o aydınlığı, gözünde gördüğünden fazlasıyla mı aynada görüyorsun?”

İmran: “Evet.”

İmam (a.s): “Öyleyse onu bize de göster.”

İmran bir cevap vermedi.

İmam (a.s): “Ben bu nuru göremiyorum, bu sizin hiçbirinizde olmaksızın seni ve aynayı göstermekte yardımcı oluyor. Bu konunun daha fazla örnekleri de vardır ki, cahilin ona yolu yoktur; en yüce örnekler Allah’a aittir.”... (Bu tartışma da çok uzun olduğundan dolayı onun hepsini aktarmadık.)

Nihayet İmran-i Sabbi de İmam Rıza (a.s)’ın bağlayıcı delilleri karşısında dayanamayıp şöyle demek zorunda kaldı:

 “Ey efendim dediklerini anlayıp kanaat getirdim, şehadet ediyorum ki Allah Teala senin açıkladığın ve vasfettiğin gibidir; yine şehadet ediyorum ki Muhammed (s.a.a) O’nun, hidayet ve hak bir dinle gönderilmiş olan kuludur.”

İmran daha sonra kıbleye yönelerek secdeye kapandı ve Müslüman oldu. Mütekellimler (konuşmacılar), çok cidal ehli olan ve o ana kadar da hiç kimsenin ona üstünlük sağlayamadığı İmran-i Sabbi’yi bu şekilde görünce, artık onlardan  hiçbir kimse İmam Rıza (a.s)’a yaklaşarak soru sorma cesaretini gösteremedi. Derken akşam oldu, Memun ve İmam (a.s) kalkarak içeri gittiler ve halk da dağıldı. (Uyun-u Ahbar’ur- Rıza -a.s- c.1, b. 12)

 
Sonraki >
Free counter and web stats